KÖŞELER

Türkiye neden bir oyun ülkesi olmasın?

Türkiye neden bir oyun ülkesi olmasın?

Türkiye kurulduğundan beri muasır medeniyet seviyesine erişme ülküsüne bağlı bir ülke. Neredeyse 100 yıla yayılan bu mücadele özellikle son yıldır çok daha güçlü bir biçimde bilişim, kültür ve sanat alanlarında da sürüyor.

Türkiye neden bir oyun ülkesi olmasın?
Türkiye neden bir oyun ülkesi olmasın?

Türk yazılım firmaları, dijital ajanslar, sinemacılar katıldıkları yarışma ve festivallerden ödüller ile dönüyorlar.

“Oyun” özelinde ne durumdayız?

Bu işi iki açıdan ele almanın faydalı olacağı kanaatindeyim. Oyun oynayan insanların yaşadığı ekosistem olarak son kullanıcılar ve oynanan oyunlar (ürünler). Diğer yanda ise dünya oyun endüstrisine bir yer edinebilmek ve bu amaçla yapım ve yayıncılık gibi başlıkları hedefleyen bu alanda kurdukları ekip ve sundukları hizmetler (oyun, middleware, saas) tarafında yer alan iş “business” sektörü temsil eden yapılar mevcut.

Son 10 yıl içerisinde oyun endüstrisinin kaydettiği gelişme muazzam boyutta. Yaklaşık 85 Milyar dolara ulaşan ekonomisi ile “OYUN” sinema dahil tüm eğlence endüstrisi alanlarını geçerek zirveye yerleşti. Bu alanda ekonominin büyümesine destek veren öğe ise büyük ölçüde gelen teknoloji ve gerek cihazların yeteneklerinin artması gerekse gelişen bağlantı hızları nedeniyle içeriğe daha kolay ulaşılabilmesini sağlayan internet altyapısı. Artık yaş sınırı olmaksızın herkes oyuncu. Ve bu gelişimin nüfusun yaşlanması ile birlikte daha ileri yaş gruplarına doğru kayacağı kesin.

Batı ülkelerinde yaş gruplarına göre oyun oynayan kişi sayısında tespit edilmiş veriler bize bu yönde açıkça ışık tutmakta.

Eskiden sadece oyuncu olarak tanımlanan kullanıcı şimdi, social gamer, casual gamer, hardcore gamer gibi ayrı sınıflara alınarak ayrı ayrı tanımlanmakta. Bu durum tam da “homo ludens” yani oyun oynayan insan kitabında Huizinga’nın işaret ettiği gibi insan doğasının tam da merkezinde yer alan ve kültür kavramının inşasından bile daha öncesinde var olan çok güçlü çekirdekte yani “oynama” içgüdüsünde yatıyor. İnkar edilemez, yadsınamaz ve göz ardı olunamaz biçimde neredeyse herkes aslında oyun oynuyor. Yaşamımızın içerisinde işimizle ilgili alanlarda bile her şeyi oyunlaştırarak çözmeye çalışan küçük çocuklar olarak hayatımızı sürdürüyoruz. “Gamification” bu eğilimi iş dünyasına taşıyan kavram olarak kristalize oluyor. “Edutainment” bu işin eğitime bakan yüzü olarak oyunun eğitim alanına girişinde son derece güçlü bir şekilde kendisini hissettirmeye başladı. Geleceğin uzmanlarının bu yeni kavram ve alanlara odaklanması ve farkı bu şekilde yaratması gerekiyor. Burada kastettiklerimiz yalnızca tasarımcılar, programcılar, sanatçılar değil. Ekonomistler, reklamcılar, müzisyenler, pazarlamacılar, psikologlar, sosyologlar, iktisatçılar, edebiyatçılar vb. gibi bir çok farklı disiplinden söz ediyoruz.

Peki bir ülkede oyun kültürü nasıl gelişir?

Bu kritik sorunun cevabının hem bizi sevindirecek hem de düşündürecek olumsuz yanıtları var.

Toplumun tüm kesimleri ile oyun meselesine daha farklı bir açıdan bakabilmeye başlamasını sağlamak bu anlamda en kritik süreç. Kamu, eğitim sistemi, aile, oyun kavramının vadettiği eğlence potansiyelinin dışında, son derece ciddi multi disipliner bir alan olduğunu kabul ederek artık oyunu çok önemli bir iş ve bilim alanı olarak görmeye başlamalı.

Üstelik bu alan tıpkı hayatın kendisi gibi. Sanatçıları, bilim üretenler, tasarımcıları, pazarlamacıları, finans ve yatırımcıları ile kocaman bir ekosistemden bahsediyoruz. Oyun “hayata dair geçmiş, bugün ve geleceğimize ilişkin” yeni deneyimlerin tasarlandığı, üretildiği bir alan.

Bir çok ülkenin “artık sadece oynamayın aynı zamanda üretin” diyerek gençlerini, insan kaynağını bu alanda üretime teşvik ettiği ve onları daha üretken hale getirebilmek için bu isteğe uygun eğitim programlarını ortaya koymaya başladığı bir dünya ile karşı karşıyayız.

Üstelik bu dünya da neredeyse sınır yok. Oyun türüne bağlı olarak bazılarında dil engeli dahi yok. İş gücü dolaşımının ve üretilen ürünlerin neredeyse hiç bir coğrafi sınıra takılmadan hareket edebildiği bir çağa ulaştık. Hatta bu alanda özellikle IT ve oyun kamu regülasyonlarının yetişebileceği hızın çok ötesinde ilerliyor. Siz düzenlemeyi getiremeden işlerin modası geçiyor. Bu gerçek “oyun” özelinde olağanüstü sonuçlara yol açabilecek bir geleceği hepimize göstermekte. Pek yakında 3 milyar üzerinde insanın (neredeyse dünya nüfusunun yarısına yakın insanın) akıllı cihazlar üzerinden bağlantıda olduğu bir dünyada yaşıyor olacağız. Böyle bir metamatiksel olasılık bu gezegende henüz hiç yaşanmadı.

İyi haberden ne haber?

İyi habere gelirsek sanırım en önemli iyi haber dünya üzerinde üretimin ve deneyimlerin henüz yeni oluşmaya başladığı bir zamandayız. Aslında bu alanda zaten yapılan en eski çalışmaların geçmişi 100-150 ötesine geçmiyor. Ancak özellikle dijital oyun kültürü henüz 30-35 yıllık bir kültür. Mobil veya sosyal oyunlar dediğimiz alan ise çok daha yeni sadece son 10 yıldır hayatımızda etkisini güçlü bir şekilde hissettirmeye başladı. Oyun kültürü konusunda kaydedilecek yeni gelişmelerin şafağında bizden önde olan toplumlar hızlıca yol almaya başladı. Ardı ardına eğitim enstitüleri, meslek okulları, lisans ve lisans üstü programlar oluşturmak sureti ile bu alanda yapılacak çalışmaları hızlandırmaya ve kendi oyun-deneyim kültürlerini oluşturmaya, inşa etmeye devam ediyorlar.

Bu trene yetişmek mümkün mü?

Kesinlikle mümkün. Genç, yaşlı bu alanda motivasyonu ve yeteneği olan nüfusunu bu alanda yeniden değerlendirebilecek her ülke avantaj yakalayacaktır. Yanı başımızda İran, Ermenistan, Bulgaristan gibi ülkeler bile bu konuda çok önemli adımlar atıyorlar. İnsanlarımızın yaratıcı gücünü, aklını ve motivasyonunu buraya yönlendirecek her türlü plan program, proje bu trene yetişmemiz ve bu alanda Ülkemizi önemli bir bilgi, üretim ve ticaret merkezi olarak şekillendirmemize imkan verecek.

Sadece bu çalışmaların koordineli bir şekilde ve birbirini destekleyecek biçimde oluşturulmasına ihtiyaç var. Kore, Çin, Almanya, İngiltere, Kanada Amerika, Polonya Finlandiya, İsveç ve Hollanda gibi ülkeler bu alanda çılgınca denilebilecek bir hızda projeler üretmeye ve ortaya koymaya devam ediyorlar. Sadece son verilere göre Güney Kore’nin oyun endüstrisi ülke ekonomisine her yıl 5 Milyar dolarlık katkıda bulunuyor.

Japonya bu konuda zaten oldukça yol almış vaziyette. Amerika oyun alanında dünyanın en büyük yapım ve yayıncılık platformalarına ev sahipliği yapan ülke. Aynı zamanda en büyük pazarlardan birisi. Avrupa da bu konuda çok aktif çalışan bir çok ülke var. Hatta her ülke bu konuda bir diğerinin yeteneklerini kendisine çekmeye çalışarak avcılık yapmakta. Yani yetenek avlamaya çalışan ülkeler, hatta bölgeler var. Örneğin Almanya bu konuda çok agresif. Federal eyaletler kendi aralarında dahi rekabet halinde. Firma ve geliştiricilere en iyi koşulları sunabilmek için birbirleri ile yarışıyorlar. Gamescom bunun en güzel örneklerini görebileceğiniz bir etkinlik.

Biz ise özellikle toplum ve aile bazında bu aşamada “yahu oyunla mı uğraşıyorsun ? boş işle vakit harcama” modunda bulunuyoruz. Özellikle konuyu oyun oynayan çocukları düzeyinde ele alan ebeveynlerin böyle düşünüyor olmaları bir noktaya kadar anlaşılabilir bir durum. Zira çocukların “derslerinden kalmaları” hiç bir anne babanın isteyeceği bir şey değil.

Ancak onlara başka bir şey söylersek bu değişebilir. Örneğin “Peki hem siz hem de çocuğunuz oynayarak ve eğlenerek öğrenebilse nasıl olur?” onlara sorabilseniz, hatta bu deneyimi onara pratik olarak yaşatabilirseniz alacağınız yanıtın değişebilme potansiyeli olduğuna inanıyorum. Ciddiyet ile eğlence arasında bir denge noktası bulunabileceğini herkesin görebilmesine yardımcı olmalıyız.

Onlara Oyun’u ve ortaya çıkardığı olguları ve yarattığı katma değeri anlatabildiğimiz ölçüde bu konuda başarılı olabiliriz.

Oyun bir iş. Oyun bir bilim. Oyun bir eğlence. Oyun geleceğimiz. Nüfusun giderek arttığı bir dünyada konvansiyonel eğitim sistemlerinin uygulanması giderek daha büyük maliyetler ve kaynaklar gerektirmekte. Oyun bu noktada insanların geleceğine ışık tutan bir fonksiyona dönüşüyor. Bilimde, sanatta, siyasette hemen her alanda oyun ve “oyunlaştırarak deneyimlemeye teşvik etme” pratiği bir silindir gibi üzerimize doğru geliyor.

İnsan zihnini odaklayabilme yeteneği, oyunu tüm eğitim ve öğretim süreçleri için vazgeçilmez bir noktaya taşıyor. Ve tüm insanlık bunu yeni deneyimliyor.

Neden genci ile yaşlısı ile yüzü gülen, mutlulukla öğrenen, deneyimleyen kendisi ile barışık bir ülke olmayalım. Neden bu topraklarda binlerce yıldan bu yana yoğurulmuş kültürümüzü oyunlar vasıtası ile dünyaya tanıtmayalım? İnsanlarımıza bir başka dünyanın, bambaşka olasılıkların kapılarını neden açmayalım?

Neden kaynaklarımızı “nasıl-ne şekilde” geliştirebileceğimiz üzerine ortak fayda-payda bağlamında (collaborative) tasarımlar deneyimlemeyelim. Oyun bize kendi doğamız hakkında çok şey anlatıyor. Bu kendimizi ve başkalarını anlamamızı kolaylaştıran buna ön ayak olan bir süreç. Oyun oyuncularla oynanıyor. Oyun takımlar ile oynanıyor. Oyun başkaları ile oynanıyor. Kendi başınıza oynuyor olsanız dahi başkaları ve kendiniz ile rekabet ediyor sonuçta kendinizi geliştirmeye çalışıyorsunuz. İşbirliği odaklı bir kültürü bu noktadan hareket ederek kurabilmemiz mümkün.

Tansu Kendirli

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.